Tarih: 27.02.2026 14:17

Mahalle Nereye Kayboldu?

Facebook Twitter Linked-in


Bir zamanlar bir davulun sesiyle toplanan insanlar, bugün neden aynı apartmanda birbirini
tanımıyor?
Kayısının kokusunun sokağa sindiği, doğal gazın olmadığı, soba dumanlarının göğe
yükseldiği 1975-1985 arası Malatya mahalleleri… O yıllarda eksik olan teknoloji miydi,
yoksa bugün eksik olan insan mı?
Malatya denildiğinde akla önce kayısı gelir. Ama 70'li ve 80'li yılların Malatya'sı yalnızca
kayısının başkenti değil; aynı zamanda dayanışmanın, paylaşmanın ve birlikte yaşamanın da
başkentiydi. Doğal gaz yoktu. Kış, sertti. Sobalar yanar, bacalardan çıkan duman mahallelerin
ortak manzarası olurdu.
Ramazan ayında buzdolabı olmayan evlere buz dağıtılırdı. O buz sadece bir serinlik değil, bir
şefkat göstergesiydi. Televizyonu olmayanlar, olan komşuya giderdi. Kapılar çalınmazdı bile;
çünkü o kapılar zaten açıktı. Kimse "Neden geldin?" demezdi. Çünkü "gelmek" doğal,
"misafir olmak" olağandı.
Bugün düşünelim!
Aynı apartmanda oturduğumuz komşunun adını biliyor muyuz?
Her ev kayısı çekirdeği fabrikasından kırılmış ama içinden ayrılmamış çekirdek getirirdi.
Bazen bir ton. Sonra mahallede bir ev belirlenir, geceleri toplanılırdı. Çekirdek kabuğu
ayıklanır, sohbet edilir, çay içilir, türküler söylenirdi. İş bittiğinde sıradaki eve geçilirdi.
Bu sadece ekonomik bir faaliyet değildi. Bu, kolektif emeğin ve kolektif bilincin tezahürüydü.
Birlikte çalışmak, birlikte konuşmak, birlikte gülmek…
Emek, insanı yalnızlıktan koruyan bir bağdı.
Bugün üretim bireyselleşti; ekran başında, kulaklıkla, sessizce…
Ama üretim yalnızlaşınca, insan da yalnızlaştı mı?
Yağmur yağdığında çocuklar kapı kapı dolaşır, yağ ve bulgur toplardı. Çünkü yağmur
bereketti. Toplanan malzemeler bir evde pişirilir, birlikte yenirdi. Mahallede bir bahçeden
duman yükselirse bilinirdi ki bulgur kaynıyor. Eline tası alan koşar, "Hedik var mı?" derdi.
Tas doldurulur, geri dönülürdü.
Paylaşmak için davet gerekmezdi. Çünkü hayat zaten ortaktı.
Bugün yağmur yağdığında çocuklar pencereye bakıyor mu, yoksa telefona mı?
Kış geceleri bir evde toplanılırdı. Mahallenin hikâyecisi aynı hikâyeyi defalarca anlatırdı. Her
seferinde küçük değişikliklerle. Kimse "Bunu daha önce dinledik" demezdi. Çünkü hikâye
sadece olay değil, birlikteliğin bahanesiydi.
Mahallenin ozanı sazını alır, türkü söylerdi. Sözler bazen hüzün, bazen sevinç taşırdı. Müzik,
insanları ortak bir duyguda birleştirirdi.
Bugün aynı şarkıyı kulaklıkla, tek başımıza dinliyoruz.
Peki birlikte hissetmeyi kaybettik mi?

Düğünler bahçelerde, boş alanlarda yapılırdı. Kazan kazan yemek pişerdi. Davetiye yoktu.
Davulun sesi davetti. O sesi duyan gelir, oynar, yer, dua ederdi.
Düğün, sadece iki kişinin evliliği değil; mahallenin sevinciydi. Ortak bir mutluluktu.
Bugün davetiyesiz bir düğüne gider miyiz? Gitsek hoş karşılanır mıyız?
Mahalle kahveleri sorunların çözüldüğü yerlerdi. İnsanlar dertlerini orada paylaşır, çözüm
arardı. Mahalle camisinin imamı, berberi, bakkalı, öğretmeni bir bütünün parçalarıydı.
Toplumsal yapı hiyerarşik değil; iç içe geçmiş bir ağ gibiydi.
Güven vardı. Herkes birbirini tanırdı. Çocuklar tüm mahallenin çocuğuydu.
Bugün güven neden bu kadar kırılgan? Ne oldu da bitti?
Modernleşme mi? Ekonomik büyüme mi? Teknoloji mi? Yoksa insanın iç dünyasında bir
dönüşüm mü?
80'lerden sonra şehirleşme hızlandı. Apartmanlar yükseldi. Televizyon her eve girdi. Sonra
bilgisayar, internet, sosyal medya… Artık eğlence için bir araya gelmeye gerek kalmadı.
Hikâyeyi ekrandan dinledik, türküyü dijitalden dinledik, düğünü salonda yaptık.
Kolaylık arttıkça yakınlık azaldı mı?
Modern insan, özgürleştiğini düşündü. Bireyselleşti. Kendi alanını, kendi zamanını, kendi
konforunu öncelik yaptı. Bu kötü mü?
Belki değil. Ama bireysellik, dayanışmayı zayıflattıysa; özgürlük, yalnızlıkla sonuçlandıysa;
burada düşünmemiz gereken bir şey var.
İnsanlık, iyilik ve erdem kavramları mutasyon mu geçirdi?
Yoksa anlam mı değiştirdi?
Eskiden iyilik görünmezdi; sıradandı. Şimdi iyilik paylaşılıyor, beğeni alıyor. Eskiden yardım
sessizdi; şimdi çoğu zaman görünürlük istiyor. Bu dönüşüm doğal mı, yoksa değerlerin
aşınması mı?
Gençler suçlanabilir mi?
Hayır! Çünkü onlar bu kültürün içinde büyümedi. Onlara anlatılan mahalle hikâyeleri
nostaljik bir masal gibi geliyor olabilir.
Çünkü onların gerçekliği başka… Hız, rekabet, performans, dijital kimlik…
Ama gençlerin aradığı şey aslında aynı değil mi?
Aidiyet, anlaşılmak, görülmek, değerli hissetmek…
Belki de mahalle kültürü bir biçim olarak değil ama öz olarak yeniden üretilebilir. Dijital
çağın içinde yeni bir dayanışma dili mümkün olabilir mi?
Belki mahalle kültürü tamamen yok olmadı. Sadece mekân değiştirdi. Belki artık fiziksel
sokaklarda değil; farklı platformlarda yaşıyor.
Ama şu soru önemli: O eski güven ve samimiyet duygusu da taşındı mı?

Malatya'nın kayısı bahçelerinde yankılanan çocuk sesleri, soba başında anlatılan hikâyeler,
davulun çağrısı…
Bunlar sadece geçmişe ait romantik anılar mı? Yoksa insan doğasının vazgeçilmez
ihtiyaçlarının işaretleri mi?
İnsan sosyal bir varlık. Aristoteles'in dediği gibi "zoon politikon" yani toplumsal bir varlık.
Eğer insan toplumsal bağlardan koparsa, geriye ne kalır?
Belki mesele geçmişi geri getirmek değil. Çünkü zaman geri dönmez. Ama geçmişin özünü
bugüne taşımak mümkün olabilir. Paylaşmayı, dayanışmayı, güveni, ortak sevinci…
Belki yeniden şu soruyu sormalıyız:
Teknoloji bize hız kazandırdı ama kalbimizi yavaşlatmayı unutturdu mu?
Malatya'nın 1975-1985 mahalleleri bize şunu hatırlatıyor: İmkân az olabilir, ama insan çoksa;
eksik yoktur. Buzdolabı olmayabilir ama kapı açıksa; yalnızlık yoktur. Davetiye
basılmayabilir ama davul çalıyorsa; kimse dışarıda kalmaz.
Şimdi soralım!
Biz bugün hangi davulun sesini duymuyoruz?
Ve gerçekten duymak istiyor muyuz?




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —