Tarih: 27.11.2025 13:24

İnsan Neden Pişman Olur?

Facebook Twitter Linked-in


Hiç düşündünüz mü, neden elimizi sıcak bir yüzeye değdirdiğimizde parmağımızı hızla geri
çekeriz de, kalbimizi yakacak bir söz söylediğimizde o sözü geri almak için hep geç kalırız?
Bu basit ama çarpıcı çelişki, modern insanın içinde debelendiği derin bir varoluşsal gerilimin
özünü ortaya koyar.
Anlık dürtülerimiz ile uzun vadeli sonuçlar arasındaki savaş…
İnsanın, yaptığı şeyin hemen sonucunu görme arzusu ve ardından gelen ani pişmanlık,
çağımızın ruhsal manzarasını şekillendiren en temel dinamiklerden biridir.
İnsan zihni, "eylem" ile "sonuç" arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca kısaltmak üzere
programlanmış gibidir. Bir mesaj gönderdiğimizde "okundu" ibaresini görme takıntımız,
sosyal medyada paylaştığımız bir gönderinin hemen beğeni ve yorum yağmuruna tutulmasını
bekleyişimiz veya yeni başladığımız diyette, henüz iki gün geçmişken tartıda mucizeler
arayışımız...
Tüm bu davranışlar, sabırsız ruhumuzun modern dünyadaki yansımalarından ibarettir.
Bu dürtünün kökleri, atalarımızın hayatta kalma mücadelesine dayanır. Zehirli bir bitki yiyen
atamızın vücudu hemen tepki vermese, bir sonraki öğünde hayatını kaybedebilirdi. Tehlikeli
bir hayvanla karşılaştığında saniyeler içinde savaş ya da "kaç" kararı vermesi gerekirdi. Bu
bağlamda, anlık geri bildirim bir lüks değil, bir zorunluluktu. Beynimizdeki ödül
mekanizması, bizi hayatta tutan bu "anlık geribildirim-anlık ödül" döngüsü üzerine inşa
edildi.
Ancak modern dünya, bu evrimsel donanımı sürekli istismar ediyor. Hızlı internet, anlık
bildirimler, tek tıkla gelen alışverişler ve kısa videolarla dolu bir dijital evren...
Hayatımızın her alanı "hemen şimdi" üzerine kurgulanmış durumda. Bu sürekli uyarım,
dopamin adı verilen nörokimyasalın sağlıklı salınım döngüsünü bozarak bizi kronik bir
"anksiyete-ödül-anksiyete" sarmalına hapsediyor. Anlık onay alamadığımızda kendimizi
değersiz ve huzursuz hissediyor, bu boşluğu doldurmak için bir sonraki anlık tatmine daha
şiddetle yöneliyoruz.
Oysa tabiatın ve gerçek anlamlılığın ritmi çok daha farklı ve yavaş işler. Bir tohumun
filizlenip kocaman bir ağaç olması onlarca yıl alır. Sağlam bir dostluğun veya güvenilir bir
ilişkinin inşası sabırla örülmüş sayısız anının birikimiyle mümkündür. Bir enstrüman çalmayı
öğrenmek, bir dili konuşmak, bir fikri olgunlaştırmak; hepsi zaman ister.
İşte bu noktada trajik bir çelişkiyle yüzleşiriz. Bizler, doğanın bir parçası olarak sabırla
yoğrulmuş varlıklarız, fakat içinde yaşadığımız kültür bizi sürekli olarak aceleci bir tüketim
çarkına sürükler. Bu hız, bizi yüzeysel olana mahkûm eder. Derinlemesine düşünmek,
sabretmek ve beklemek neredeyse bir direniş eylemi haline gelmiştir.
Peki, bu aceleci tavrın kaçınılmaz sonu olan ani pişmanlık neden ortaya çıkar?
Çünkü insan, geleceği hesaplamakta çoğu zaman eksik kalır. İçgüdülerimiz ve limbik
sistemimiz (duygu ve dürtülerimizin merkezi) bizi anında harekete geçirirken, prefrontal

korteksimiz (mantık, planlama ve uzun vadeli düşünme merkezi) olayın ardından sahne alır.
Bu, bir tiyatro oyununda önce perdenin açılması, sonra senaryonun okunması gibidir.
Bir öfke anında söylenen ve geri alınamayan o keskin söz, bir anlık hevesle yapılan ve banka
hesabını zorlayan gereksiz alışveriş, aceleyle verilen ve hayatımızın seyrini değiştiren yanlış
karar...
Bunların hepsi, anlık tatmin uğruna uzun vadeli sonuçların göz ardı edilmesinin bedelidir.
Pişmanlık, tam da bu noktada, geçmişteki "dürtüsel ben"in, şimdiki "sorgulayan ben"i rahatsız
etmesidir. Kendi gölgemize çarpmamızın verdiği sancıdır.
Felsefe ve psikoloji bu duruma ışık tutar. Stoacı filozof Epiktetos, acılarımızın çoğunun
kontrolümüz dışındaki şeylere (başkalarının tepkileri, olayların sonucu) odaklanmaktan
kaynaklandığını söyler. Biz ise kontrol edemediğimiz "sonucu" hemen görmeyi arzulayarak,
kendi ıstırabımızın tohumlarını ekeriz.
Danimarkalı düşünür Soren Kierkegaard ise kaygının ve pişmanlığın kaynağını
özgürlüğümüzde görür. Seçim yapmak özgür olduğumuzu gösterir, ancak her seçim, aynı
zamanda sonsuz sayıdaki diğer ihtimali elediğimiz için, "kaçırılanların ağırlığını" da
omuzlarımıza yükler.
Modern psikoloji ise "bilişsel çelişki" ve "sürü psikolojisi"ni işin içine katar. Toplumun
dayattığı hıza ayak uydurma telaşı, kişisel pişmanlıklarımızı daha da derinleştirir ve kolektif
bir vicdan azabına dönüştürür.
Belki de asıl sorgulamamız gereken şudur:
Sonucu hemen görmek isteyen bizler, gerçekten sonucun kendisini mi arıyoruz, yoksa
bekleyişin doğurduğu o dayanılmaz belirsizlikten ve kaygıdan mı kaçıyoruz?
Pişmanlıklarımız, bu kaçışın kaçınılmaz bedelinden başka nedir ki?
Bu kısır döngüyü kırmanın yolu, farkındalık ve öz-denetimden geçer. Gündelik hayatın
koşturmacası içinde bir an durup nefes almak, otomatik pilottan çıkmak...
Yemekten hemen sonra tartıya çıkmak yerine, sağlıklı beslenme sürecinin vücudumuza kattığı
enerjiyi ve iyilik halini fark etmek…
Bir mesajın cevabını dakikalarca kontrol etmek yerine, kendi gerçek dünyamıza, yapmaktan
keyif aldığımız şeylere dönmek…
Öfkenin ateşi dilimizin ucuna geldiğinde, o ateşi söndürmek için içinize dönüp "Acaba bu
söz, gerçekten şu an söylenmeli mi?" diye sormak...
Bu küçük ama bilinçli müdahaleler, bizi anlık tatmin tuzağından kurtararak, hayatın asıl
zenginliğinin yaşandığı "sürece" taşır. Çünkü gerçek ve kalıcı olan her şey; sevgi, güven, bilgi
ve erdem, tıpkı bir meşe ağacı gibi, derin köklerini ancak sabırla ve zamanla salabilir. Acele
ise, sadece yüzeysel ve geçici olanın ilacıdır; kalıcı olanın değil. Belki de aradığımız o anlık
sonuç değil, beklerken kaybettiğimiz andır. Ve belki de pişmanlık, bize tam da bunu
hatırlatmak için vardır.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —