Bazı hatıralar vardır; insan onları düşündüğünde yalnızca geçmişi hatırlamaz, aynı zamanda
kaybolmuş bir dünyanın kokusunu da duyar. Bir baklava tepsisinin sıcak şerbet kokusu, yeni
alınmış bir ayakkabının sert derisi, sabahın henüz ağarmamış sokaklarında yankılanan çocuk
kahkahaları…
Çocukluk yıllarımızdaki Ramazan Bayramı tam da böyle bir toplumsal hafızanın canlı
sahnesiydi. O yıllarda bayram yalnızca takvimde kırmızıyla işaretlenmiş bir gün değildi;
mahalle kültürünün, güven duygusunun ve insanın insana yakınlığının en görünür olduğu
büyük bir sevinç anlarıydı.
Benim gibi Malatya'da ya da Anadolu'nun kasaba ve mahallelerinde büyüyen çocuklar için
Ramazan Bayramı, bir takvim günü değil, günler öncesinden başlayan bir heyecanın adıdır.
Bayramdan bir gece önce evlerde hummalı bir hazırlık olurdu. Anneler mutfakta baklava açar,
sarmalar sarar, börekler hazırlar, evin içi tereyağının ve şerbetin kokusuyla dolardı. Mahalle
sokaklarında ise çok tanıdık bir görüntü yaşanırdı. Başlarında büyük tepsiler taşıyan kadınlar,
baklavalarını mahalle fırınına götürürdü. Bu tepsiler yalnızca tatlı değildi; paylaşmanın,
misafir ağırlamanın ve komşuluk kültürünün sembolüydü.
Çocukların dünyasında ise bayramın heyecanı çok daha erken başlardı.
Akşamdan bayramlıklarımızı son kez kontrol eder, ütülü gömleğimizi, yeni ayakkabımızı ya
da en azından "en yeni görünen" kıyafetimizi yastığımızın yanına koyardık. O gece uyku
kolay gelmezdi. Çünkü sabah bizi bekleyen bir macera vardı.
Henüz hava ağarmadan sokaklara çıkardık.
Mahallede bir sessizlik olurdu ama o sessizliğin içinde çocukların ayak sesleri duyulurdu.
Sanki gizli bir anlaşma yapılmış gibi bütün çocuklar erkenden sokağa inerdi. Üzerimizde
bayramlıklarımız, cebimizde küçük bir "zulamız" belki birkaç kuruş, oyuncak tabancamız,
hatta bazen büyükleri taklit etmenin garip bir hevesiyle saklanmış yarım bir sigara…
Çocukluk bazen böyle tuhaf özentilerle doludur.
Mahallede ilk başlayan yarış ise "kimin bayramlığı daha güzel" yarışıdır. Ama o yıllarda bu
yarışın içinde bugünün kıskançlığı yoktu. Kimse kimseyi hor görmezdi. Birinin ayakkabısı
yeni, diğerinin eski olabilir; ama çocuk aklı bunu bir üstünlük meselesi yapmazdı. Çünkü
mahallede paylaşılmış bir eşitlik duygusu vardı.
Sokağın en önemli anı ise bayram namazının bitmesiydi.
Biz çocuklar camiden çıkacak büyükleri beklerdik. Çünkü bayram namazından sonra bayram
resmen başlardı. Erkekler camiden döner, mahallede bayramlaşmalar başlardı. O sırada kızlar
da kendi aralarında toplanırdı. Kırmızı, pembe, cicili bicili elbiseleriyle sokak bir anda
cıvıltıya dönüşürdü.
Sonra büyük plan başlardı. Şeker toplama stratejisi…
Hangi evde daha güzel şeker veriliyor?
Hangi evde para veriliyor?
Bu bilgiler mahallede ışık hızında yayılırdı. Bir evde güzel şeker dağıtıldığı duyuldu mu,
oraya adeta küçük bir "çocuk akını" olurdu.
Şeker toplamanın da kendine özgü bir tekniği vardı. Kazağımızı pantolonun içine sokar, sonra
boyun kısmından içeriye şeker doldururduk. Bir süre sonra göbek kısmımız şekerle dolu bir
torbaya dönüşürdü.
Sonra mahallede en büyük soru sorulurdu.
"Kim daha çok şeker topladı?"
Şekerler sayılır, gösterilir, takas edilir… O küçük şekerler, çocukluğun en büyük zenginliği
gibi görünürdü.
Evlerin kapıları ise bayram günlerinde açıktı. İnsanlar kapıyı çalmadan selam verip içeri
girerdi. Çünkü güvensizlik neredeyse bilinmeyen bir kavramdı. Kapının arkasında duran şeker
kâsesine bakar, eğer gözümüze pek hoş görünmezse sessizce uzaklaşırdık.
Çocuk aklının küçük diplomasi yöntemleri…
Topladığımız harçlıkla yaptığımız en büyük "lüks" ise çarşıya gitmekti. Bayram günü açık
olan bir lokantaya girip çorba içmek…
Bugün basit gibi görünen o çorba, o gün bizim için büyümenin bir sembolüydü. O anı
günlerce anlatırdık.
Ve tabii ki bayramın gürültülü kahramanları: Oyuncak tabancalar, tapalar ve çatapatlar…
Her patlama, çocukların cesaret gösterisi gibiydi.
Bütün bunlar sadece bir çocuk oyunu değildi. Sosyologların "mahalle dayanışması" dediği
kültürel yapı, aslında bu küçük ritüellerin içinde yaşıyordu. Kapıların açık olması, komşuların
habersiz içeri girmesi, çocukların bütün mahalleyi kendi evi gibi dolaşabilmesi… Bunlar
modern toplumun giderek kaybettiği güven kültürünün parçalarıydı.
Ama bugün bayramlara baktığımızda içimizde garip bir burukluk da oluşuyor.
Çünkü dünyanın başka köşelerinde çocuklar bayram sabahına şeker toplamak için değil,
hayatta kalmak için uyanıyor.
Gazze'de, savaşın gölgesinde büyüyen çocuklar var. Bombaların sesini oyuncak tabancadan
önce öğrenen çocuklar…
İran'da, Ortadoğu'nun başka bölgelerinde, Doğu Türkistan'da acı çeken insanlar…
Dünyanın birçok yerinde kadınlar, çocuklar ve siviller savaşın yükünü taşıyor.
İnsan sormadan edemiyor: Savaşın acısını çekmek bu insanlar için yetmedi mi?
Dünyanın büyük güçleri, özellikle Amerika ve İsrail gibi devletlerin politikalarının gölgesinde
büyüyen bu çatışmalar daha ne kadar sürecek?
İnsanlık, çocukların korkusunu değil kahkahasını büyüten bir gelecek kuramaz mı?
Bir zamanlar Anadolu'nun küçük mahallelerinde yaşanan o sade bayramların bize öğrettiği
şey aslında çok basitti: İnsan mutlu olmak için çok şeye ihtiyaç duymaz.
Bir parça şeker, bir tabak baklava, açık bir kapı ve güven duygusu…
Belki de insanlık bugün yeniden o basit hakikati hatırlamak zorunda.
Çünkü gerçek medeniyet, teknolojide değil; çocukların korkmadan oynayabildiği sokaklarda
ölçülür.
Belki bir gün Gazze'deki çocuklar da sabah erken kalkıp bayramlıklarını giyer.
Belki Doğu Türkistan'da kapılar yeniden güvenle açılır.
Belki dünya, çocukların şeker toplama heyecanını bombaların sesine tercih eder.
İşte o gün, insanlık gerçekten yeni bir bayram hikâyesi yazmış olacak.
Ve biz o zaman anlayacağız:
En büyük bayram, barışın olduğu gündür.
Seyfettin Budak