Menü Haber Pars
Tarih: 09.03.2026 22:58
İran -İsrail -ABD Krizi

İran -İsrail -ABD Krizi

Facebook Twitter Linked-in

Küresel Güvenlik ve Kriz Araştırmaları Enstitüsü Başkanı Hüseyin Mesut Alver, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri operasyonlarının, sadece askeri hedefleri vurmanın ötesinde, İran'ın devlet yapısını ve rejimini baskı altına almayı amaçladığını söyledi. Hüseyin Mesut Alver, bu sürecin, İran'ın ekonomik kaynaklarını zayıflatırken, iç politikadaki dengeleri de zorlayacağına dikkat çekti.

Gazeteci İbrahim Erdem Karabulut, İran-İsrail/ABD krizini Küresel Güvenlik ve Kriz Araştırmaları Enstitüsü (KÜRE) Başkanı Hüseyin Mesut Alver'e sordu. Hüseyin Mesut Alver, görüşlerini şöyle dile getirdi:"

Sevgili Başkanım; ABD ve İsrail'in İran'a yönelik askeri operasyonunun temel amacı nedir?

Bu operasyon klasik anlamda belirli askeri hedeflerin vurulmasına dayalı sınırlı bir harekât şeklinde okunmamalıdır. Stratejik perspektiften değerlendirildiğinde amaç, İran'ın askeri kapasitesini zayıflatmanın ötesinde, devlet mekanizmasını ve rejim yapısını çok yönlü baskı altına almaktır. Hava saldırıları, kritik altyapıların hedef alınması, komuta zincirine yönelik hamleler ve psikolojik savaş unsurları bir arada değerlendirildiğinde, operasyonun askeri boyut kadar siyasi ve toplumsal sonuçlar üretmeyi hedeflediği anlaşılmaktadır.

ABD ve İsrail açısından çatışmanın belirli bir süre devam etmesi, İran'ın ekonomik kaynaklarının yıpranmasına, iç politik dengelerin zorlanmasına ve toplumsal gerilimlerin artmasına yol açabilir. Böyle bir süreçte ekonomik yaptırımların ağırlaşması, yönetim içindeki güç mücadelelerinin belirginleşmesi ve halkın yaşam koşullarının daha da zorlaşması, sistem üzerinde baskı oluşturabilecek faktörler arasında yer alır. Bu tür bir ortamın oluşması, zamanla rejim içindeki kırılmaları derinleştirerek yönetim değişikliğine kadar uzanan senaryoları gündeme taşıyabilir.

İran açısından bakıldığında ise stratejik başarı ölçütü farklı bir noktada şekillenir. Devlet yapısının ayakta kalması, yönetim mekanizmasının işleyişini sürdürmesi ve ülke içindeki otorite boşluğunun ortaya çıkmaması İran için kritik bir eşik anlamına gelir. Modern savaşların doğası düşünüldüğünde, ağır askeri kayıplar verilse dahi siyasi sistemin ve devlet bütünlüğünün korunması önemli bir stratejik sonuç olarak değerlendirilir. Bu nedenle İran'ın temel hedefi, askeri üstünlük kurmaktan ziyade devlet kapasitesini koruyarak çatışma sürecini yönetilebilir bir düzeyde tutmak ve rejimin devamlılığını sağlamaktır.

Peki Hocam bu savaşın İran'ın nükleer programı üzerindeki etkisi ne olabilir ve Körfez ülkeleri bu çatışmada nasıl bir tutum alacaktır?

Ortaya çıkan en kritik sonuçlardan biri, İran'ın nükleer silah geliştirme motivasyonunun artma ihtimalidir. İran uzun yıllardır nükleer programının barışçıl amaçlı olduğunu savunmaktadır. Ancak ABD ve İsrail'in doğrudan askeri saldırıları İranlı karar alıcıların güvenlik algısını değiştirebilir. Son yirmi yılda yaşanan örnekler de bunu desteklemektedir. Nükleer silaha sahip olmayan Irak ve Libya rejimleri dış müdahaleyle devrilirken, nükleer silah sahibi olan Kuzey Kore veya Pakistan'a yönelik benzer bir müdahale gerçekleşmemiştir. Bu durum İran açısından nükleer silahın bir caydırıcılık aracı olarak görülmesine yol açabilir.

Körfez ülkeleri açısından ise  bu süreçte oldukça hassas bir denge politikası izlemek zorundadır. Bir yandan ABD ile güvenlik ilişkilerini korumak isterken, diğer yandan İran ile doğrudan çatışma riskini büyütmek istememektedirler. İran'ın misilleme kapasitesi özellikle enerji altyapıları açısından Körfez ülkeleri için ciddi bir risk oluşturur. Bu nedenle Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerin hem ABD-İsrail hattına hem de İran'a karşı temkinli bir mesafe politikası izlemesi muhtemeldir.

En çok merak edilen hususlardan biri ise Çin ve Rusya'nın bu çatışmaya doğrudan müdahil olması mümkün mü?

Açıkcası mevcut jeopolitik koşullar bu ihtimali oldukça zayıf göstermektedir. Rusya halihazırda Ukrayna savaşı nedeniyle ciddi bir askeri ve ekonomik yük altındadır. Çin ise enerji güvenliği ve küresel ticaret dengesi açısından Körfez ülkeleriyle çok yönlü ilişkiler yürütmektedir. Ayrıca ABD'nin Orta Doğu'da yeni bir askeri krizle meşgul olması Çin açısından stratejik bir avantaj yaratmaktadır. Bu nedenle Çin ve Rusya'nın doğrudan askeri müdahalesi yerine diplomatik ve ekonomik denge politikası izlemesi daha olasıdır.

Peki İran'ın tamamen parçalanması veya devlet yapısının çökmesi mümkün mü?

Bu tür senaryolar uluslararası medya ve bazı stratejik analizlerde sıkça gündeme getirilse de İran'ın tarihsel, kurumsal ve toplumsal yapısı dikkate alındığında kısa vadede böyle bir tablo ortaya çıkması oldukça düşük bir ihtimal olarak görülmektedir. İran, modern Ortadoğu devletleri arasında en köklü devlet geleneklerinden birine sahiptir. Pers devlet geleneği binlerce yıllık bir idari ve siyasi süreklilik üretmiş, bu durum İran'da merkezi devlet refleksinin oldukça güçlü olmasına yol açmıştır. Bu tarihsel miras, farklı dönemlerde yaşanan siyasi krizlere rağmen devlet mekanizmasının tamamen çökmemesini sağlayan önemli bir faktördür.

Bunun yanı sıra İran'da devlet yapısı sadece siyasi yönetimden ibaret değildir. Devrim Muhafızları, düzenli ordu, istihbarat kurumları ve geniş bürokratik ağ, devlet kapasitesinin sürekliliğini sağlayan çok katmanlı bir güvenlik ve idari yapı oluşturur. Bu kurumlar kriz dönemlerinde sistemin dağılmasını engelleyen bir denge unsuru olarak işlev görebilir. Bu nedenle yönetim içinde güç mücadeleleri yaşansa ve ya iç siyasi gerilimler artsa dahi devlet mekanizmasının tamamen çözüleceğini söylemek gerçekçi bir değerlendirme olmaz.

Toplumsal açıdan bakıldığında ise İran'da güçlü bir milliyetçilik duygusunun bulunduğu görülmektedir. İran toplumunda etnik ve mezhepsel farklılıklar bulunmakla birlikte, dış müdahale algısı ortaya çıktığında bu farklılıkların büyük ölçüde geri plana itildiği ve ulusal birlik refleksinin güçlendiği birçok kez gözlemlenmiştir. Bu durum, özellikle dış askeri baskı ve ya saldırı durumlarında devlet yapısının etrafında bir toplumsal konsolidasyon oluşmasına yol açabilir.

Dolayısıyla İran'da iç protestoların artması, ekonomik sıkıntıların derinleşmesi ve ya siyasi elitler arasında rekabetin yoğunlaşması ihtimal dahilindedir. Ancak bu gelişmelerin doğrudan devletin parçalanmasına , ülkenin Suriye benzeri bir iç savaş sürecine sürüklenmesine yol açacağı yönündeki değerlendirmeler oldukça abartılı görünmektedir. İran'ın siyasi sistemi ciddi baskılarla karşılaşsa dahi devlet yapısının tamamen çökeceği ve ülkenin hızla parçalanacağı yönündeki senaryolar mevcut veriler ışığında güçlü bir olasılık olarak değerlendirilemez.

Son olarak Türkiye bu gelişmeler karşısında nasıl bir strateji izlemelidir?

Türkiye açısından bu kriz birkaç önemli stratejik ders barındırmaktadır. Öncelikle savunma sanayii kapasitesinin ve askeri caydırıcılığın daha da güçlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Günümüz savaş ortamı incelendiğinde hava savunma sistemleri, ileri teknoloji savaş uçakları, insansız sistemler, siber güvenlik altyapısı ve deniz gücü gibi alanlarda güçlü ve sürdürülebilir bir kapasite oluşturmanın devletlerin güvenliği açısından kritik bir rol oynadığı görülmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayii alanında elde ettiği yerli ve milli üretim kabiliyetlerini daha da ileri seviyeye taşıması, bölgesel güvenlik dengeleri açısından önemli bir caydırıcılık unsuru oluşturmaktadır.

Keza Türkiye'nin kriz dönemlerinde ortaya koyduğu kurumsal koordinasyon kapasitesi de dikkat çekici bir noktadır. Dışişleri Bakanlığı başta olmak üzere güvenlik ve istihbarat kurumlarının gelişmeleri yakından takip eden, hızlı bilgi paylaşımına dayanan ve eşgüdüm içinde yürütülen bir diplomatik ve stratejik iletişim mekanizması bulunmaktadır. Kurumlar arasındaki bu güçlü koordinasyon, Türkiye'nin krizlere karşı daha dengeli ve çok boyutlu bir politika üretmesini mümkün kılmaktadır.

Diğer bir önemli husus ise Türkiye'nin bölgesel güvenlik mimarisinin oluşturulmasında aktif rol üstlenme potansiyelidir. Ortadoğu, Körfez ve Kuzey Afrika ülkeleri arasında güvenlik, ekonomik iş birliği ve bölgesel istikrarı hedefleyen yeni bir diyalog ve iş birliği zemininin geliştirilmesi mümkündür. Türkiye bu süreçte diplomatik kapasitesi, bölgesel tecrübesi ve çok yönlü dış politika yaklaşımı sayesinde yapıcı bir rol üstlenebilir. Böyle bir yaklaşım hem bölgesel istikrarın güçlenmesine katkı sağlayabilir hem de Türkiye'nin uluslararası diplomasi alanındaki ağırlığını daha görünür hale getirebilir.

Sayın Başkan Hüseyin Mesut Alver'e bizleri aydınlattığı için teşekkür ediyoruz.

 


 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —