Perşembe günü Ramazan başlıyor.
Takvimler değişiyor. Saatler sahura kuruluyor. Sofralar hazırlanıyor.
Peki zihinler hazırlanıyor mu?
Bir ay boyunca aç kalacağız… Susacağız… Sabredeceğiz…
Açlık yalnızca mideye mi aittir? Yoksa bu toplumun başka açlıkları da var mı?
Kiralar yükselmişken, mutfak masrafı maaşı geçmişken, emekli pazara çıkarken iki kez hesap
yaparken, gençler iş bulsa bile gelecek kuramazken; Ramazan’ın bize öğreteceği ilk şey
gerçekten “açlığın değeri” mi olmalı?
Zaten açlıkla tanışmış bir toplum, açlığın metafiziğini mi konuşmalı, yoksa adaletini mi?
Her yıl aynı cümleleri duyuyoruz. Nefis terbiyesi… Nefis sadece bireyin içinde midir?
Kurumların nefsi yok mudur? Makamların, ihalelerin, kadroların, bütçelerin nefsi yok mudur?
Bir ülkede liyakat yerine tanıdıklık konuşuluyorsa, akademik ortamlarda yetkinlikten çok
sadakat aranıyorsa, belediyelerde ve kamu kurumlarında kapılar “bizden olanlara” daha kolay
açılıyorsa; oruç neyi terbiye edecek?
Sadece beni mi? Yoksa sistemi de mi?
Ramazan geldiğinde televizyonlarda uzun uzun sabır anlatılır.
Oysa sabır kime düşer? Sabır, asgari ücretliye mi düşer sadece? Emekliye mi? Genç işsize
mi? Peki gücü elinde tutanlar neyi sabreder? Gücünü sınırlamak sabır değil midir? Haksız
kazançtan vazgeçmek sabır değil midir?
Düşünce hayatımızı bir yoklayalım.
Okullarda soru sormak ne kadar teşvik ediliyor? Çocuklarımız eleştirel düşünmeye mi
yönlendiriliyor, yoksa ezbere mi? Televizyon ekranlarında tartışma kültürü mü var, yoksa
karşılıklı slogan yarışı mı? Fikirler neden birbirini zenginleştirmiyor da birbirini susturmaya
çalışıyor?
Oruç, susmak mıdır?
Yoksa doğru yerde konuşabilme cesareti midir?
Bir toplumda adalet duygusu zedelenmişse, insanlar “nasıl olsa bir şey değişmez” demeye
başlamışsa, haksızlık yapanın yanına kâr kalıyorsa; oruç hangi yarayı iyileştirir?
Çünkü açlık geçicidir. Fakat adaletsizlik kalıcıdır. Açlık akşam ezanıyla biter. Ama
hukuksuzluk yıllarca sürer.
Ekonomik krizler yalnızca rakam değildir. Enflasyon, sadece grafik değildir. Enflasyon;
çocuğuna istediği kitabı alamayan babadır. Evladına süt alamadığı için içi sızlayan annedir.
Ev kiralarken “gelirin ne?” sorusuna utançla cevap verendir.
Peki biz Ramazan’da hangi açlığı konuşacağız?
Hurmanın fiyatını mı?
Yoksa insan onurunun fiyatını mı?
Oruç bizi merhametli yapar denir. Doğru…
Peki merhamet yalnızca bireysel bir duygu mudur?
Devlet politikalarında merhamet yok mudur? Ekonomik düzenin merhameti olmaz mı?
Çalışma hayatında adalet ve merhamet birlikte var olamaz mı?
Bugün birçok genç gelecek kaygısıyla yaşıyor. Depresyon, panik atak, tükenmişlik
sıradanlaşmış durumda…
İnsanlar yalnız hissediyor. Sosyal medya kalabalık ama ruhlar ıssız…
Kalp krizleri sadece kolesterolden mi artıyor, yoksa umutsuzluktan da payını almıyor mu?
Ramazan umudu yeniden inşa etme ayı değil midir?
Ama umut nasıl inşa edilir? Sadece bireysel ibadetle mi? Yoksa toplumsal adaletle mi?
Kontrolsüz göç tartışmaları toplumda gerilim yaratmışsa, güvenlik kaygıları artmışsa, sokakta
insanlar tedirgin yürüyorsa; Ramazan bize birlikte yaşamanın ahlakını yeniden hatırlatmalı
değil midir? Çünkü oruç yalnızca “ben”i değil, “biz”i de ilgilendirir.
Mafya düzeni konuşuluyorsa, tehditler, şiddet olayları, organize çıkar ağları gündeme
geliyorsa; oruç hangi tarafı zayıflatmalıdır? Aç kalan sıradan insanı mı, yoksa doyumsuzluğu
alışkanlık haline getiren yapıları mı?
Oruç, gücün kendini frenlemesidir. Oruç, hırsın sınırını bilmesidir. Oruç, “yapabilirim ama
yapmıyorum” diyebilmektir.
Bu cümle birey için geçerliyse, kurumlar için neden geçerli olmasın? Bir yönetici, bir
bürokrat, bir işveren, bir akademisyen, bir siyasetçi… Onların da orucu yok mudur? Onların
orucu; kayırmamaktır, çalmamaktır, manipüle etmemektir, susturmamaktır.
Ramazan bir folklor değildir. Sadece nostalji değildir. Geçmişi yad etmek değildir. Eski iftar
sofralarını anmak değildir. Ramazan, bugünle yüzleşme cesaretidir.
Kendimize şu soruyu sormazsak eksik kalırız. Bu ay sonunda gerçekten değişmiş olacak
mıyız? Bir ay boyunca aç kalıp, on bir ay boyunca haksızlığa susarsak; oruç amacına ulaşmış
olur mu?
Bir ay boyunca sabır anlatıp, geri kalan zamanda öfke ve kutuplaşma üretirsek; oruç bizi
nereye taşır?
Bir ay boyunca yardımlaşma yapıp, yılın geri kalanında sistematik eşitsizliği görmezden
gelirsek; vicdanımız gerçekten rahatlar mı?
Belki de Ramazan’ın asıl sorusu şudur: Biz neyi kutsallaştırıyoruz? Ritüeli mi, adaleti mi?
Eğer oruç bizi daha cesur yapmıyorsa; haksızlık karşısında ayağa kaldırmıyorsa; daha şeffaf,
daha dürüst, daha adil olmaya zorlamıyorsa; o zaman aç kalmış ama uyanmamış oluruz.

