Dünya'da ülkeleri yöneten liderler en lüks, en şatafatlı saraylarda oturuyorlar. Onların çocukları ve torunları en prestijli okullarda okuyor, hep onların çocukları ve torunları yine zengin, yine lüks ve şatafat içinde yaşıyor. Yine onlar hep en akıllı, hep en zeki, hep en bilmiş, en iyi yönetici oluyor.
Sıradan insanların çocukları ise hep aç, hep sefil, hep başarısız, hep kimsesiz; hep anne babası öldürülen, hep öksüz ve yetim kalan… Enkaz yıkıntıları arasında çaresiz kalan 4–5 yaşlarındaki masum bir kız çocuğuna yardım etme tenezzülünde dahi bulunmayan dünyanın en zengin liderleri… Şimdi “hak, hukuk, adalet” diyeceğim ama maalesef bu fotoğraf karşısında bu kelimelerin hepsi birer çöp gibi kalıyor.
Ailesi onu reddetmedi.
AİLESİNİ FİRAVUN NETANYAHU ÖLDÜRDÜ
Arkadaşları onu kovalamadı.
O bir maymun değil, bir istatistik değil, bir “yan hasar” hiç değil.
O bir insan.
Dört ya da beş yaşlarında. Küçük elleri, yıkılmış beton bloklarının arasında bulduğu kir pas içindeki bir bez bebeğe sarılıyor. Belki o bez bebeği kendini sarar gibi sarıyor, belki annesinin ona yaptığı gibi hayali bir şefkat kuruyor. Çünkü artık ona gerçekten sarılacak kimse yok.
Ailesi ve arkadaşları, bombardıman altında öldürüldü.
Dünyada yapayalnız kaldı.
Biz bu görüntüye bakarken, kelimelerimiz ya tükeniyor ya da kirleniyor.
BİR ÇOCUĞUN ADI YOKSA, VİCDANIN DA YOKTUR
Onun adını bilmiyoruz.
Adını bilmeyince, acısı daha mı hafifliyor? Kimliksiz bir çocuk, daha az mı yetimdir? İsmi manşetlere düşmeyen bir minik beden, daha az mı gerçek?
Yıkıntıların arasında oturmuş o küçük kız çocuğu, yalnızca ailesini kaybetmedi. O, güven duygusunu kaybetti. Geleceğini kaybetti. Oyuncağını, ninnisini, okul yolunu, sabah kahkahasını kaybetti.
En kötüsü de, dünyaya dair inancını kaybetti.
Çünkü dört yaşındaki bir çocuk, bombaların neden düştüğünü anlayamaz. Ama şunu çok iyi anlar: Annesi artık gelmeyecek…
Bu trajedi, yıllardır süren bir çatışmanın son perdesi değil; bitmeyen bir karanlığın yeni bir sahnesi. Gazze’de yıkılan her bina, yalnızca beton değil. İçinde kahkahalar, sofralar, duvarlara asılmış aile fotoğrafları varken o fotoğraflar ve tüm güzel anılar artık enkazın altındadır.
“TERÖR” KELİMESİ KİMİN AĞZINDA?
Siyasetçiler konuşur. Haritalar açılır. Güvenlik, caydırıcılık, operasyon, misilleme gibi kelimeler ardı ardına dizilir. Ama hiçbir askeri terim, bir çocuğun gözyaşını açıklayamaz.
Bir devletin güvenliği için başka bir çocuğun ailesiz kalması ne zaman “makul” oldu?
Ne zaman bir ülkenin stratejisi, bir kız çocuğunun hayatından daha değerli hale geldi?
Bu satırlar öfkeyle değil, utançla yazılıyor. Çünkü dünyanın en gelişmiş silah sistemleri, en ileri teknolojileri, en sofistike savunma doktrinleri; dört yaşındaki bir çocuğun korkusunu azaltamıyorsa, insanlık olarak bir yerde çok büyük bir yanlış yapıyoruz demektir.
İsrail’in yürüttüğü askeri operasyonlar, uluslararası arenada farklı gerekçelerle savunulabilir. Güvenlik kaygıları, siyasi argümanlar, tarihsel travmalar sıralanabilir. Ama hiçbir gerekçe, bir çocuğun yetim kalmasını ahlaki olarak aklayamaz.
ENKAZ ALTINDA SADECE TAŞ YOK
Yıkıntı dediğimiz şey, yalnızca çökmüş duvarlardan ibaret değildir. Enkazın altında, bir çocuğun ilk kelimesi vardır. Bir annenin sabah kahvesi vardır. Bir babanın akşam eve dönüş hayali vardır.
Yapayalnız kalan o küçük kız, o enkazın ortasında, bez bebeğiyle oynarken aslında bize şunu haykırıyor:
“Ben buradayım.”
Dünyanın dört bir yanında insanlar ekran başında görüntülerini izliyor. Birkaç saniyelik video, birkaç satırlık haber, birkaç sert cümle. Sonra hayat devam ediyor. Kahveler içiliyor, toplantılar yapılıyor, sosyal medyada yeni gündemler açılıyor.
Ama o kızın hayatında “yeni gündem” yok.
Onun gündemi tek, hayatta kalmak.
ÇOCUKLAR TARAF DEĞİLDİR
Çocuklar taraf değildir.
Çocuklar ideolojik değildir.
Çocuklar harita değildir.
Onlar yalnızca çocuktur.
Bir çocuğun ölümü ya da ailesiz kalması, hangi bayrak altında olursa olsun, aynı derecede utanç vericidir. Savaşın kazananı olmaz derler; doğru. Ama savaşın en büyük kaybedeni her zaman çocuklardır.
Bu küçük kız çocuğu, dünyaya düşman olarak gelmedi. Kimseye zarar vermedi. Hiçbir askeri planın parçası olmadı. O sadece doğdu.
Doğmak, asla suç değildir.
BİR FOTOĞRAFIN AĞIRLIĞI
Bazen tek bir fotoğraf, binlerce makaleden daha ağırdır. O küçük bedenin yıkıntılar arasında oturmuş hali, insanlığın aynasıdır. O aynaya baktığımızda ne görüyoruz?
Güç mü?
Adalet mi?
Yoksa çaresizlik ve suskunluk mu?
Uluslararası hukuk, insan hakları sözleşmeleri, savaş hukuku… Hepsi kağıt üzerinde güçlü metinler. Ama o metinler, eğer bir çocuğun hayatını koruyamıyorsa, sadece çöpten ibarettir.
Bir çocuğun hayatı, herhangi bir devletin politik hedeflerinden daha değersiz olamaz. Olmamalı.
DÜNYA NEREDE?
Dünya nerede?
Uluslararası toplum nerede?
Kınama mesajları, diplomatik açıklamalar, “endişe duyuyoruz” ifadeleri… Hepsi tanıdık. Hepsi çöp.
O küçük kız çocuğu, dünyanın en güçlü liderlerinin isimlerini bilmiyor. Ama onların aldığı ya da almadığı kararların sonuçlarını yaşıyor.
Bir çocuğun hayatı, jeopolitik satranç tahtasında piyon olamaz.
Eğer oluyorsa, kaybeden sadece o çocuk değil; hepimiziz.
İNSANLIĞIN SINAVI
Her çağın bir sınavı vardır. Kimi zaman bu sınav ekonomik krizlerle gelir, kimi zaman salgınlarla, kimi zaman savaşlarla.
Bugünün sınavı, insanlığın çocukları koruyup koruyamayacağıdır.
Güçlü olmak, yıkmak değildir. Güçlü olmak, korumaktır. Asıl medeniyet, en savunmasızı kollayabilmektir.
O küçük kız çocuğu, medeniyetin vicdani turnusol kağıdıdır.
Ona nasıl davrandığımız, kim olduğumuzu gösterir.
BİR ÇOCUĞUN HAYATI, BİR DÜNYAYA BEDELDİR
Dört yaşındaki bir çocuğun hayatı, bir dünyaya bedeldir. Çünkü o çocuk, gelecektir. Potansiyeldir. Henüz yazılmamış bir hikayedir.
Ama o hikaye daha başlamadan yarım kalırsa, kaybedilen sadece bir hayat değil; bütün ihtimallerdir.
Belki doktor olacaktı. Belki öğretmen. Belki bir şair. Belki sadece mutlu bir insan.
Şimdi ise hayatta kalabilirse, en büyük hayali güvende uyuyabilmek olacak.
Bu mu insanlığın vardığı nokta?
O MASUM KÜÇÜCÜK BİR KIZ ÇOCUĞU
Bu yazının başında söyledik, sonunda yine söyleyelim:
O bir maymun değil.
O bir sayı değil.
O bir propaganda malzemesi değil.
O bir insan.
Ailesi onu reddetmedi. Arkadaşları onu kovalamadı. Onu yalnız bırakan, yetişkinlerin kurduğu ve kontrol edemediği bir şiddet düzeni oldu.
Eğer biz hâlâ bu görüntüye bakıp “ama” diye cümle kurabiliyorsak, asıl yıkıntı betonların altında değil; kalplerimizin içindedir.
O küçük kız çocuğu, yıkıntıların arasında bez bebeğiyle oynarken aslında bize son bir soru soruyor:
“Beni görüyor musunuz?”
Eğer görüyorsak, artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı.
Çünkü bir çocuğun gözyaşı, bütün siyasi hesaplardan daha ağırdır.
İnsanlık, o gözyaşını silebildiği gün gerçekten insan olacaktır.
Hakan MUHTAR