Menü Haber Pars
Prof. Dr. Hamdi Temel

Prof. Dr. Hamdi Temel

Tarih: 19.03.2026 20:00

Biz Bayramları Böyle Yaşardık

Facebook Twitter Linked-in

Ben de bu bayram çocukluğuma indim işte.
Rahmetli babamla bayram alışverişine giderdik; ellerimizde fileler olurdu. Bazen de alışveriş
yaptığımız yerden karton kutular alır, içine doldurduğumuz ürünleri el arabasıyla eve taşırdık.
O günkü heyecanı, bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum sanki.
Kolonya doldurmak bile ayrı bir keyifti. Cam şişelerimizi götürür, bakkal amcamızdan limon
ya da tütün kolonyası doldurturduk. Hem ucuzdu hem de çevreyi kirletmezdik. Yeni atık
malzemeler çıkarmazdık.
Aldığımız şekerlerin tadı bambaşkaydı. Bugünkü gibi çeşit çeşit şeker yoktu ama hepsi
kaliteliydi. Kimyasallarla dolu ürünler yoktu. Çikolata ise her eve nasip olmazdı. Ama bizim
cıncık şekerlerimiz bize yetmez miydi zaten?
Yılda iki kez bayramlık elbise alınırdı. O iki takım, özel günler için bir yıl boyunca yeterdi.
Özenle saklardık. Kıymetini bilirdik. Yıpratırsak yenisini alamayacağımızı bildiğimiz için
mecburen de dikkat ederdik.
Bayram namazına kadar yeni elbiselerimiz ya da ayakkabılarımız başucumuzda dururdu.
Sanki biri alacakmış gibi… O duyguyu hâlâ tam tarif edemiyorum.
Bayram sabahına saatler kala annemin “Hadi, namaza!” diye uyandırması hâlâ kulaklarımda.
“Anne, daha bir saat var,” desem de, “Oğlum kalk, ne kadar erken giderseniz o kadar
sevaptır,” derdi. Biz de hemen kalkar, abdest alır, babamızla cami yoluna düşerdik. Hem
eğlenceli hem de huzur dolu anlardı.
Arefe günü tepsi tepsi baklavalarımızı fırına götürür, sıraya girerdik. Evet, biraz zahmetliydi
ama o anları bile özlüyorum. Mahallenin çocuklarıyla sohbet etmek, fırından çıkan sıcak
ekmek kokusuna karışan baklava kokusunu içimize çekmek… Hepsi ayrı bir hatıra.
Dönüş yolu daha zordu. Sıcak tepsileri başımızın üzerinde, altına karton koyarak dökmeden
eve götürmeye çalışırdık. Ama o bile neşeyle yaptığımız bir işti.
Belki şimdi bu satırları okuyanlar “Ne zahmetli günlermiş” diye düşünebilir. Bir telefonla
baklavanın kapıya geldiği bir zamandayız. Ama yaşamayan bilmez…
Bayramlaşma camide başlardı. İmamla bayramlaşır, sonra sıraya girer, tüm mahalleyle tek tek
bayramlaşırdık. Bu güzel gelenek bazı camilerde hâlâ devam ediyor.
Sonra tüm kardeşler, torunlar dedemin evinde toplanırdık. Camiden eve girer girmez
annemizin elini öper, ardından dedemin bahçeli evinde soluğu alırdık. Sıraya girer, dedemizin
elini öperdik. İlk bayram harçlığı ondan gelirdi. O paralar ne bereketliydi… Saklardık, sanki
bir yıl yeterdi.

Tüm büyüklerimizin ellerini öper, hayır dualarını alırdık. Asıl sosyalleşme buydu belki de.
İlk gün yediğimiz şekerin, baklavanın, su böreğinin haddi hesabı yoktu. Şeker komasına
girenler bile olurdu. Hâlâ gülüyorum…
Ama size bir sır vereyim mi? Harçlık veren akrabaların ellerini önce öpmeye giderdik.
Eminim bu gelenek çocuklarımızda hâlâ devam ediyordur.
Televizyon merakımız yoktu. Zaten bilgisayar diye bir şey de yoktu. Oyunlarımız sokaktaydı.
Çekerek Caddesi bizim oyun alanımızdı. Arabaların geçmemesi için dua ederdik. Zaten
nadiren araba geçerdi. Top oynarken araba gelince herkes durur, geçince oyuna devam
ederdik. Düşünsenize, taşlar bizim kalemizdi.
Ben çok şanslı bir çocukluk yaşadım. Dolu dolu bir hayatım oldu. Kimi “yokluk”, kimi
“zahmet” diyebilir… Ama ben o günleri özlüyorum. Baba ocağımı özlüyorum. İyi ki yaşadım
diyorum.
Şimdi bizlere düşen görev, o bayram duygusunu çocuklarımıza ve torunlarımıza yaşatmak. O
manevi iklimi onlara hissettirmek.
Yoksa zaman sadece bizi değil, gelenek ve göreneklerimizi de alıp götürüyor…
Haksız mıyım?

 

Prof. Dr. Hamdi TEMEL
www.hamditemel.com.tr

 


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —