Bu cümle, kişisel gelişim literatürünün sıradan bir sloganı değil; modern toplumun ruhsal haritasını okumak için güçlü bir sosyolojik anahtardır. Çünkü bireyin kendine verdiği değer, yalnızca psikolojik bir tercih değil; içinde yaşadığı toplumsal düzenin ona ne kadar alan açtığının, neyi ödüllendirip neyi görünmez kıldığının da bir sonucudur.
Modern toplum, bireye özgürlük vaat ederken; aynı anda onu sürekli ölçen, karşılaştıran ve yetersizlik hissiyle baş başa bırakan bir yapı üretmektedir. Bu çelişki, insanın kendilik değerini içerden değil; dış onaylardan kurmasına neden olur.
Zygmunt Bauman bu durumu “akışkan modernite” kavramıyla açıklar. Bauman’a göre modern insan, artık kalıcı kimliklere sahip değildir; sürekli güncellenmesi gereken bir “proje”ye dönüşmüştür.
Böyle bir dünyada birey, değerli olmayı bir hak olarak değil; sürekli kazanılması gereken kırılgan bir statü olarak yaşar. Kendine verdiği değer, içsel bir temelden değil; geçici başarılar, beğeniler ve performans göstergelerinden beslenir.
Bu noktada sorun şudur: Değerini dış dünyadan alan birey, ilk başarısızlıkta kendini değersiz hisseder. Hayat, kişinin kendisine verdiği değerle değil; başkalarının ona biçtiği ölçülerle anlam kazanır.
Pierre Bourdieu ise bu durumu sembolik şiddet kavramıyla tanımlar. Bourdieu’ye göre toplum, bireylere neyin “değerli” olduğunu açıkça söylemez; bunu normlar, statüler ve beklentiler aracılığıyla dayatır.
İnsan, zamanla bu dayatmayı içselleştirir ve kendi değersizliğini bile “doğal” kabul etmeye başlar. Böylece kişi, aslında kendine ait olmayan ölçütlerle kendini yargılar.
Bugün birçok insanın yaşadığı tükenmişlik, yalnızca fazla çalışmaktan değil; sürekli kendini ispat etmek zorunda hissetmekten kaynaklanmaktadır. Değer, bir varoluş hali olmaktan çıkmış; performans raporuna dönüşmüştür.
Ulrich Beck bu tabloyu risk toplumu kavramıyla açıklar. Beck’e göre birey, modern dünyada artık yalnızca kendi başarılarından değil; başarısızlıklarından da tek başına sorumlu tutulur. Yapısal sorunlar görünmez hâle gelirken, yük bireyin omuzlarına bindirilir.
Bu durum, kişinin kendine verdiği değeri sürekli sorgulamasına yol açar: “Başaramıyorsam, demek ki yeterince değerli değilim.”
Oysa insanın değeri, sonuçlara indirgenemeyecek kadar derin bir varoluş meselesidir. Kendine değer vermek; kusursuz olmak değil, insan olmaya izin vermektir. Hata yapabilen, yorulabilen, durabilen bir varlık olduğunu kabul edebilmektir.
Anthony Giddens modern bireyin kimliğini refleksif benlik olarak tanımlar. Yani birey, kendini sürekli gözden geçirir, yeniden kurar. Ancak bu süreç sağlıklı işlemediğinde, kişi kendini geliştiren bir özne olmaktan çıkıp; kendini sürekli eleştiren bir denetçiye dönüşür.
İşte tam bu noktada, yaşam kişinin kendine verdiği değerle değil; kendine yönelttiği sert yargılarla şekillenmeye başlar.
Bugün toplum olarak en büyük krizimiz; değeri başarıyla, sevgiyi koşulla, saygıyı statüyle karıştırmamızdır. Kendine değer vermek; en yüksek sesle konuşmak, en çok kazanmak ya da en görünür olmak değildir. Kendine değer vermek; sınır çizebilmek, hayır diyebilmek ve insan oluşunu savunabilmektir.
Çünkü hayat, bize ne sunduğuyla değil; bizim kendimizi ne kadar insan yerine koyduğumuzla ilgilidir. Ve insan, kendine değer vermeyi öğrenmeden; hiçbir toplumda gerçekten var olamaz.
Prof. Dr. Kürşad Şahin Yıldırımer