Seyfettin Budak

Tarih: 22.01.2026 10:35

Hayat Gerçekten Bizim mi?

Facebook Twitter Linked-in

 

Yaşamınız boyunca yaptığınız seçimleri, kaçındığınız eylemleri, sürdürdüğünüz alışkanlıkları
düşünün!
Bu tercihler, içsel değerlerinizin ve özgür iradenizin bir yansıması mı, yoksa görünmez
zincirlerle bağlandığınız dışsal korkuların gölgesinde mi şekillendi?
İnsan olmanın özünde yatan bu çelişki, bizi "günah" ve "saygı" kavramlarının labirentinde
yolculuğa çıkarıyor.
Bir davranıştan gerçekten mi vazgeçiyoruz, yoksa sadece korktuğumuz için mi?
Bu soru, insan psikolojisinin en derin çatışmalarından birine işaret ediyor. Çocukluğumuzun
duvarlarına yazılan uyarılar "günah" korkusu ve "büyüklere saygı" biz farkına varmadan
karakterimizin temelini oluşturdu.
Top oynamak günahtı; çünkü Kerbela'da Hz. Hüseyin'in başıyla top oynanmıştı. Şarkı
söylemek şeytanı çağırırdı. Resim yapmak, müzik aleti çalmak, hatta kahkaha atmak bile
bazen ilahi cezayla ilişkilendirilirdi.
Peki, bu yasaklara uyarken gerçekten ikna olduğumuz için mi uzak durduk, yoksa korkunun
soğuk nefesi ensemizde hissettiğimiz için mi?
Bugün geriye dönüp baktığımızda, bu korku ve saygı kavramlarının hayatımızı nasıl
şekillendirdiğini bilimsel, felsefi ve varoluşsal bir perspektifle yeniden değerlendirmek
zorundayız.


Zeynep, resim yarışmasına katılmak istiyor, ancak babasının "caiz değil" uyarısıyla
engelleniyor. Dışarıdan bakıldığında, Zeynep saygılı bir evlat gibi görünüyor. Ancak otobüste
kulaklıkla dinlediği şarkılar ve defterine gizlice çizdiği figürler, gerçek benliğinin bir isyanını
temsil ediyor.
Zeynep, babasına saygı duyduğu için mi resim yapmıyor, yoksa onaylanmama, eleştirilme
veya sevgisini kaybetme korkusundan mı?
Bu soru, psikolojide "dışsal motivasyon" ve "içsel motivasyon" arasındaki farka ışık tutuyor.
Araştırmalar gösteriyor ki, korkuyla motive edilen davranışlar, kişinin özerklik duygusunu
zedeliyor ve uzun vadede psikolojik yabancılaşmaya yol açıyor.
Zeynep'in yaşadığı, aslında birçok insanın tanıdık hikâyesi…
Korku ile saygı arasındaki o ince çizgide, bazen sahte bir itaatle, bazen gizli bir isyanla var
olmaya çalışmak…

Immanuel Kant, ahlakı özgür irade ve akılcı özerkliğe dayandırır. Kant'a göre, bir insan
sadece ceza korkusuyla kurallara uyuyorsa, bu ahlaki bir davranış değil, sadece bir itaattir.
Gerçek ahlak, kişinin kendi aklıyla evrensel ilkeleri benimsemesi ve özgürce ona uymasıdır.
Bu bağlamda, korkuya dayalı tercihlerin bize ait olup olmadığı sorusu daha da kritik hale
geliyor.
Korku, prefrontal korteksi (mantık ve özgür iradeden sorumlu beyin bölgesini) bastırarak ilkel
beyin yapılarımızı harekete geçirir. Nörobilim, korku anında verilen kararların özgür iradeden
ziyade hayatta kalma içgüdüleri tarafından yönlendirildiğini gösteriyor. Dolayısıyla, korku
temelli bir saygı, gerçek bir değer olmaktan çıkar; bu, psikolojide "kaçınma davranışı" olarak
adlandırılan, içselleştirilmemiş bir uyum mekanizmasıdır.
Toplumsal dinamiklere baktığımızda, bu korku temelli ahlak anlayışının nasıl "iki yüzlü,
kendine yabancılaşmış bir topluluk" yarattığını görüyoruz.
Bir zamanlar yasaklanan davranışlar, aynı yasakçıların çocukları tarafından
normalleştiriliyorsa, burada sorgulanması gereken, korku üzerine kurulu bir toplumsal
düzendir.
Friedrich Nietzsche'nin "sürü ahlakı" kavramı, bu durumu açıklamada önemli bir araç sunar.
Nietzsche'ye göre, toplum bireyleri, çoğunluğun korkuları ve yargıları doğrultusunda hareket
etmeye zorlar. "Bana ne derler?" korkusuyla hareket eden birey, kendi özgün benliğini
bastırarak sürünün anonim bir üyesine dönüşür. Bu, modern psikolojide "sosyal uyum
baskısı" olarak incelenen ve bireyin özgünlüğünü tehdit eden bir güçtür.
Peki, korkudan arınmış bir saygı ve özgür iradeye dayalı bir ahlak mümkün mü?
Toplumu dönüştürmek istiyorsak, eğitim paradigmalarımızı değiştirmeliyiz. Çocuklara önce
korkutmayı değil, sevmeyi, sorgulamayı ve eleştirel düşünmeyi öğretmeliyiz.
Nöroplastisite çalışmaları gösteriyor ki, erken yaşta özgür düşünmeye teşvik edilen beyinler,
daha esnek ve yaratıcı bağlantılar kuruyor. Korkuyla değil, sevgi ve akılla yetiştirilen bireyler,
hem kendilerine hem de topluma karşı daha sorumlu davranıyor.
Sonuç olarak, bugün "saygı" diye sürdürdüğünüz davranışlarınızı gözden geçirin!
Kaçı aslında bir korkunun gölgesinde şekillendi?
Ve en önemlisi, korku ile dokunmuş bir hayat gerçekten size ait mi?
Kendi benliğinizin efendisi olmak, korkuların zincirlerini kırmakla başlar. Ancak o zaman,
özgür iradenizin rehberliğinde, gerçekten kendinize ait bir hayatı inşa edebilirsiniz.
Unutmayın!
Gerçek saygı, boyun eğmek değil, anlamak ve özgürce seçmektir.


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —